1 Nisan 2015 Çarşamba

Soğan

Bir fincan kahve içmek için boğaz manzaralı bir kafeye gittim. Tüm masalar doluydu. Pencere kenandaki  masada tek başına oturan kadın, el kol hareketleri yaparak  beni yanına çağırdı. Yanına gittiğimde kalkacağını söyledi ve beni masaya buyur etti. Teşekkür edip karşısına oturdum. Kadının suratı bir nedenle şişmişti. Gergin, pürüzsüz, dümdüz bir yüzü vardı. Üzerinde özensizce giyildiği belli, pahalı markalı giysiler vardı. Çantasına kitabını ve kalemlerini koydu. masada duran zarfı bana uzatarak iyi günler diledi. Şaşkınlıkla zarfı alarak gülümsedim bu tuhaf  kadına.

Garsona sütlü kahve ve kek söyledim. Merakıma engel olamayarak  zarfı açtım:
Saat 14:30 oldu. Zaman daralıyor. Makinada çamaşırlar dönüp duruyor. Mutsuzum ve soğan kokuyorum. Kalem tutan ellerim ve tüm bedenimi soğanla ovaladım. Beni bu hale, ben getirdim. Mutsuzluğumun nedeni kokudan mı? İnsan nasıl, ne şekilde  mutlu olabilir? Hangi yol mutluluğa vardırır? İçim alkol ve öfke dolu, kendime duyduğum öfke. Yapacak pek çok şey varken, kendimi soğan doğrarken buluyorum. İnsanlarla iletişmiyorum. Bazen kendimi, yüzümde zoraki bir gülümseme eşliğinde birilerine yemek tarifi verirken buluyorum. Sonrasında şu hastalığa bu iyi geliyormuş gibi şeyler deyişiyoruz tarif verdiklerimle, fiskos masası civarında. Konuştukça büyüyor karnım. Karnım büyüdükçe ben küçülüyorum.

Dedim ya, her tarafım soğan kokuyor. İçi çürümüş bir soğan gibiyim. İletişmediğim insanlar derdimin olduğunu söylüyorlar bana. Halının altına bile baktım. Bana ait bir dert bulamadım etrafta.

Tanrım tanrım! Tanrım?  Tanrı! ulu ve yüce olacağına çük kadar kalmışsın. Nereye gireceğini şaşırmış bir çük kadar. Kuklası olmuşsun zalimin, aptalın da dervişe sırtını dönmüşsün. Yırtık dondan çıkar gibi olur-olmaz her yerdesin. Tanrı artık sen de benim değilsin. Ah Tanrı, seni bulsam, parça pinçik iğdiş edeceğim. Ne olmuş bu yarattım serüven? Senin kaderinde çük kadar olmak mı vardı? Sen mi sürdün bu soğanları elime? Kafamın içi soğan kokuyor. Oysa hayata şen kahkahalar yaraşırdı.

Ruhum kaçıyor, ben kovalıyorum. Sonra, sonra birden düştü ruhum, ayaklarım tam dibine. Ruhum bayıldı diye soğan kırıp yanına koydum. Soğanın kokusu bayılanı ayıltır sandım. Çok faydalıymış soğan, öyle duydum. Lakin ölmüş ruhum, ayaklarımın tam dibinde. Toprağın öte derin dibine gitti sonra. Ruhumdan hiç iz kalmadı geriye. Soğan kokusundan kaçtı dedim kendi kendime.

Ruhum geri gelsin diye etraftaki (etraf dediysem üçodabisalonçiftveceli ev) soğanları attım. Her yeri hipoylan temizledim. Hipo  zararlı diyorlar bedene. Belki iyidir ruhlara? Ruh çağırıyorum, üçodabisalonçiftveceli evde. Geldiysen ruh, ruhum! masanın üstündeki fincanları kıpırdat. Kıpırdamıyor fincanlar. Zaman daralıyor. Dar zamanlarda makina çamaşırları döndürüyor. Zihnimde türlü makinaların çıkardığı çığlıklar yankılanıyor. Kendimi dışarı atıyorum.

Boğaza karşı da boğazımı çok sıkıyor hayat. Boğazım hala yerinde.


Garson sparişimi getirdi. Ama boğazım, bogazımdan geçmedi hiçbiri.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder